Askerden Nasıl Muaf Olurum? Felsefi Bir İnceleme
Bir sabah, uykusuz bir geceyi ardımda bırakarak kalktım. Gözlerim hala yorgundu ama zihnimde, bilincimde bir şeyler dönüyordu: “Askerden nasıl muaf olabilirim?” Belki de bu, herkesin bir noktada aklından geçirdiği ama dile getirmediği bir sorudur. Toplumun bize dayattığı yükümlülükler, değerler, ve en nihayetinde aidiyet duygusu arasında sıkışıp kalmışken, her birey bir noktada, bu yüklerden kurtulma isteği duyar. Bu yazıda, askerlik gibi toplumsal bir zorunluluk karşısında bireyin özgürlüğünü, etik ve ontolojik bir bakışla sorgulayacağım. Ne demek asker olmamak? Bir insanın, bir devletin emriyle silah taşıma zorunluluğuna karşı koyma hakkı var mı?
Bu soruyu sadece bireysel bir özgürlük meselesi olarak görmek, onun derinliklerini anlamamıza yetmez. Bir yandan, devletin bireye dayattığı yükümlülüklerin etik açıdan sorgulanabilir olup olmadığını ele alacağız. Diğer yandan, ontolojik bir bakış açısıyla bu yükümlülüğün insan varoluşu üzerindeki etkisini irdeleyeceğiz. Ve elbette, bilgi kuramı (epistemoloji) çerçevesinde bu sorunun “doğru” ve “yanlış” kavramlarıyla nasıl ilişkilendiğini tartışacağız.
Etik Perspektif: Askerlik ve Bireysel Özgürlük
Etik, bireylerin neyin doğru ya da yanlış olduğunu düşündüğü, toplumların ahlaki normlarını belirleyen bir disiplindir. Askerlik, bu açıdan toplumsal bir zorunluluk olarak ortaya çıkar. Ancak, bu yükümlülüğün bireyler üzerindeki etkisi, etik bir mesele haline gelir. Askerlik, bir devletin güvenliği için gereklidir, ancak bu gereklilik, bireylerin özgürlüklerinin sınırlanmasını haklı çıkarabilir mi? İşte burada felsefi bir ikilemle karşılaşıyoruz.
Örneğin, ünlü etik filozof Immanuel Kant, bireyin özgürlüğünü savunmuş ve ahlaki yükümlülüklerin bireysel özgürlüğe saygı göstermesi gerektiğini ileri sürmüştür. Kant’a göre, her birey, kendi iradesiyle hareket etme hakkına sahiptir ve bu hak, hiçbir dış baskı tarafından ihlal edilmemelidir. Dolayısıyla, devletin, bireylerin askerlik yapma zorunluluğunu dayatması, Kant’ın ahlaki felsefesi açısından tartışmalı bir durum yaratır. Eğer bir kişi, asker olmayı kendi özgür iradesiyle kabul etmiyorsa, ona bu yükümlülüğü dayatmak, onun özgürlüğünü ihlal etmek anlamına gelir.
Ancak, toplumsal sözleşme teorisi, bu meseleyi farklı bir açıdan ele alır. Jean-Jacques Rousseau, toplumsal sözleşme fikriyle, bireylerin toplum içinde güvenliği sağlamak amacıyla belirli haklardan feragat etmeleri gerektiğini savunmuştur. Rousseau’ya göre, toplumda huzur ve düzen sağlamak adına bireyler, bazı özgürlüklerini devletin himayesine bırakmalıdır. Askerlik, bu sözleşmenin bir parçası olarak görülebilir. Ancak, Rousseau’nun bu düşüncesi de birçok soruyu gündeme getirir: Toplumsal sözleşme, bireylerin tamamen özgür iradeleriyle mi imzalanır, yoksa onların üzerinde bir baskı var mıdır?
Etik açıdan, askerlik hizmeti, bireylerin özgürlüğü ve toplumsal düzen arasında bir denge kurma meselesidir. Bu dengenin nasıl kurulacağı, kişinin ahlaki bakış açısına göre değişir. Eğer bir birey, kendini savaşın amacına veya devletin menfaatlerine karşı vicdanen sorumlu hissediyorsa, askerlikten muafiyet talep etme hakkına sahip olmalıdır. Ancak bu talep, toplumsal düzene ve kamu güvenliğine zarar vermemek adına dikkatli bir şekilde ele alınmalıdır.
Ontolojik Perspektif: İnsan Varlığı ve Askerlik
Ontoloji, varlık ve gerçeklik üzerine yapılan felsefi bir incelemedir. Bir kişinin askerlik yapma yükümlülüğü, varoluşsal anlamda ne ifade eder? Askerlik, bir insanın kimliğini ve varlık biçimini nasıl etkiler? Askeri hizmet, bireyin yaşamının anlamını ve amacını nasıl şekillendirir? Bu sorular, ontolojik bir bakış açısı gerektirir.
Friedrich Nietzsche, insanın özündeki bireysel özgürlüğü savunmuş ve toplumsal normlara karşı durmayı öğretmiştir. Nietzsche’nin bakış açısına göre, insan, kendi gücünü ve iradesini anlamalı, toplumsal baskılara karşı durmalı ve özgürlüğünü kazanmalıdır. Askerlik, bu noktada bireyin özündeki özgürlüğü sınırlayan bir engel olarak görülebilir. Nietzsche’ye göre, bir insan, ancak kendi iradesine dayalı bir yaşam sürerse, “üstinsan” olma yolunda ilerleyebilir. Bu bağlamda, bir bireyin askerlik gibi toplumsal baskılarla karşı karşıya kalması, onun varoluşsal özgürlüğünü ihlal eden bir durum olabilir.
Bir başka ontolojik yaklaşım, Martin Heidegger’in varlık anlayışıdır. Heidegger’e göre, insanın varoluşu, dış dünyadan bağımsız değildir; insanlar, toplumsal normlar ve yükümlülükler içinde varlıklarını inşa ederler. Askerlik hizmeti, Heidegger’in anlayışında, bireyin dünyadaki yerini ve anlamını yeniden tanımladığı bir süreç olabilir. Ancak burada sorulması gereken soru, bireyin bu toplumsal yükümlülüklerle ne ölçüde anlamlı bir yaşam kurabildiğidir. Askerlik hizmeti, bir insanın “gerçek” benliğini bulma yolunda bir engel mi, yoksa toplumsal aidiyetin bir parçası mı?
Bilgi Kuramı: Askerlik ve Doğru Bilgi
Epistemoloji, bilginin doğası ve sınırları ile ilgilenen bir felsefi alandır. Askerlik, genellikle toplumda “doğru” bir şey olarak kabul edilen bir yükümlülüktür. Ancak, bu doğru bilgi, her birey için geçerli midir? Bir kişinin askerlik yapmama kararı, doğru bilgiye ulaşma yolunda bir adım olabilir mi?
Epistemolojik olarak, doğru bilgiye ulaşmak, bireyin toplumdaki normları sorgulama kapasitesine bağlıdır. Michel Foucault, bilgi ve güç arasındaki ilişkiyi vurgulamış ve toplumsal yapıların, bireylerin düşüncelerini nasıl şekillendirdiğini anlatmıştır. Foucault’ya göre, toplumun belirlediği normlar, bireyin doğruyu ve yanlışı nasıl bildiğini etkiler. Askerlik gibi toplumsal yükümlülükler, bireyin kendi “doğru” algısını yeniden sorgulamasına yol açabilir.
Bir birey, toplumsal normları sorgulayarak askerlik gibi yükümlülüklerden muaf olmayı talep edebilir. Bu, epistemolojik bir sorumluluk taşıyan bir eylem olabilir. Çünkü doğru bilgi, sadece toplumsal kurallara ve baskılara karşı çıkma cesaretini gösteren bireyler tarafından keşfedilebilir.
Sonuç: Bireysel Özgürlük ve Toplumsal Yükümlülükler Arasında Denge
Askerlik gibi toplumsal bir yükümlülük, felsefi açıdan birçok derin tartışmayı beraberinde getirir. Etik, ontolojik ve epistemolojik açılardan ele alındığında, askerlik sadece bir toplumsal gereklilik değil, aynı zamanda bireysel özgürlük, varlık ve bilgi anlayışımıza karşı bir sınavdır.
Peki, bir kişi, toplumsal sözleşmenin dışına çıkarak askerlikten muaf olabilir mi? Bireysel özgürlüğün sınırlarını zorlamak, her birey için farklı anlamlar taşıyan bir süreçtir. Sonuçta, herkesin “doğru” bildiği farklıdır. Bu yazıda, soruya bir yanıt aradık, ancak belki de esas soru şudur: Toplumsal baskılara karşı durarak, kendi “doğru” yaşamınızı inşa etme cesaretini gösterebilecek misiniz?